Derya Köse Kişisel Blog
Ekim 5th, 2006 at 5:16 am
Posted by deryakose in Kerahiyat ve istihsan (Adabi Muaseret)

Hanefi fükahasından İbn-i Abidin; “Farz-ı Ayn” olan ilimleri tasnif ederken: “Kulun dinini icrası, Allah için amelinin ihlâsı ve kulları ile muâşereti hususunda muhtaç olduğu ilmi öğrenmesi İslâm’ın farzlarındandır”(1) hükmünü beyan etmektedir. Dikkat edilirse; insanların birbirleriyle olan münasebetleri (muaşeret kaideleri) hususunda bilgi sahibi olmaları farz-ı ayn’dır.
1612 Önce “Muâşeret” kelimesi üzerinde duralım. Arapça olan bu kelime; mufâale vezninde olup “iç-içe girmek, karışmak, münasebet halinde olmak” gibi manalara gelir.(2) Istılah’ta genellikle “Âdab-ı Muâşeret” şeklinde, terkip olarak kullanılır. Malum olduğu üzere “Âdab” kelimesi, edebin çoğuludur. Edeb; “Edûbe” fiilinden türetilmiş bir kelime olup, “Zerâfet” ziyafete davet, insanlarla güzel münasebetlerde bulunmak manasınadır. İmam-ı Kurtubi: “Kur’ân-ı Kerîm’in icazlarından birisi de ilimdir. Helal, haram ve sair hükümlerle insanlığı ayakta tutan, ailevî ve beşeri münasebetleri düzene koyan ve saadeti hazırlayan bir ilim”(3) hükmünü zikretmektedir. Sonuç olarak “Âdab-ı Muâşereti”; insanların birbirleriyle münasebetlerinde, helâl ve haram hududlarına riâyeti esas alan bir ilimdir” şeklinde tarif edebiliriz.
1613 Yaratılış itibariyle (fizikî ve ruhî açıdan) birbirine bağımlı olan insanlar, cemiyet halinde yaşamak durumundadırlar. Tek başına yaşamak isteyen insana “vahşi”; onun içinde bulunduğu duruma da “vahşet” adı verilir. İnsanları vahşete (yalnızlığa) sürüklemeye çalışan kimseler ta’zir cezasına çarptırılır.(4) Bu genellikle onlara hakâret etmek ve cemiyet dışına itmeye çalışmakla gerçekleşir.
1614 Resûl-i Ekrem (sav) insanların verdiği sıkıntıya sabretmenin, onlardan uzaklaşmaktan daha hayırlı olduğunu beyan ederek: “Nefsi ve malıyla mücâhede eden bir kimse; insanların şerlerinden emin olmak için vâdilerden bir vâdiye sığınıp, Allahû Teâla (cc)’ya ibâdet etmekle meşgul olandan daha hayırlıdır”(5) buyurmuştur. Esasen başta “zekât” olmak üzere, Cum’a Namazı, Sadaka-i Fıtır ve bunun gibi birçok ibâdet ancak cemaat halinde edâ edilebilir. Münzevi bir hayat yaşamak; farz ve vâcip birçok ibadeti terketmeyi beraberinde getirebilir.
1615 İnsanların birbirleriyle münasebetlerini izah edebilmek için, İslâm’ın insanları ne şekilde değerlendirdiğini dikkate almak zorundayız. Zirâ “Beşerî Münasebet” tabiri; dini ve rengi ne olursa olsun, bütün insanları kapsamına almaktadır.


Ekim 5th, 2006 at 5:15 am
Posted by deryakose in Kerahiyat ve istihsan (Adabi Muaseret)

Yeryüzünde ve gökyüzünde bulunan bütün nimetler insana verilmiştir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de: “Andolsun ki biz Adem oğullarını üstün bir izzet ve şerefe mazhar kılmışızdır. Onlara karada ve denizde taşıyacak vasıtalar verdik, onlara güzel rızıklar verdik, onları yarattığımızın bir çoğundan (madden ve manen) cidden üstün kıldık”(6) hükmü beyan buyurulmuştur. Allahû Teâla (cc) yerde ve gökte bulunan herşeyi insana tabi kılmıştır. Daha açık bir ifade ile insan yeryüzünde Allahû Teâla (cc)’nın halifesidir.(7)
1617 Kur’ân-ı Kerîm’de: “Muhakkak ki biz insanı güzel bir sûrette yarattık”(8) buyurulmaktadır. Buradan da anlaşılacağı üzere; zâhiren ve batınen yaratıkların en güzelidir.(9)
1618 İslâm dininde her insan; ırk, renk, cins ve sınıf ayırımı olmaksızın eşit haklara sahiptir. Çünkü insanların hepsi aynı anne ve babadan gelirler. Hanefi fûkahası: “Ademoğulları için asıl olan hürriyettir. Zirâ insanlar; müslümanların en hayırlıları olan Hz. Adem (as) ile Hz. Havva’nın çocuklarıdır”(10) hükmünde ittifak etmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de: “Ey insanlar!.. Hakikat biz sizi bir erkekle, bir dişiden yarattık. Sizi (sırf) birbirinizle tanışmanız için büyük büyük cemiyetlere, küçük küçük kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki, sizin Allah nezdinde en şerefliniz, takvaca en ileri olanınızdır”(11) hükmü beyan buyurulmuştur. Bu Âyet-i Kerîme’de zikredilen erkek, Hz. Adem (as), kadın Hz. Havva’dır.(12) Nitekim Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Hepiniz Adem’in çocuklarısınız. Adem (as) ise topraktan yaratılmıştır”(13) Hadis-i Şerifi, yaratılış noktasından bütün insanların eşit olduğunu ortaya koymaktadır.
1619 Maalesef günümüzde insanlardan bir kısmı, renklerinden veya kavimlerinden dolayı en tabii haklarını kullanamaz durumdadırlar. Şimdi bu hususta Resûlullah (sav)’in tebliğine dikkat edelim: “Ey insanlar!.. Haberiniz olsun ki, Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Biliniz ki; arabın arab olmayan üzerinde, arab olmayanın da arab üzerinde; kızıl derilinin, siyah derili üzerinde, siyah derilinin de, kızıl derili üzerinde hiçbir üstünlüğü ve fazileti yoktur. (Hepiniz eşitsiniz) Ancak üstünlük takva iledir. Tebliğ ettim mi?”(14)
1620 Takva’nın lugat manası; gayet iyi korunup ve sipere girip nefsi kötülüklerden kurtarmaktır.(15) Hz. Muaz b. Cebel (ra) takvayı şu şekilde tarif ediyor: “Muttakiler (Takva ehli olanlar) şirkten ve putlara tapmaktan korunan, ibâdeti sırf Allahû Teâla (cc) rızası için yapan ve cennete layık olan kimselerdir. Nitekim Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Takva kalbtedir” buyurmasındaki hikmet budur.(16)
1621 Kur’ân-ı Kerîm’de: “İnsanlardan (kibirlenip) yüz çevirme. Yeryüzünde şımarık yürüme. Zira Allah her kibir taslayanı, kendini beğenip öğüneni sevmez”(17) hükmü beyan buyurulmuştur. Bu nasihat; Hz. Lokman’ın dilinden bütün insanlara ulaştırılmıştır. İnsanlarla konuşurken, onları hakir görerek, başını başka yöne çeviren ve kibirlenenlere açık bir ihtar vardır.(18) Aynı zamanda bir “Âdab-ı Muâşeret” kaidesi va’z edilmiştir. Dolayısıyla “Âdab-ı Muâşeret’te”; Allahû Teâla (cc)’nın kitabı, kat’i bir hüccettir. Resûl-i Ekrem (sav): “Muhakkak ki ben bir muallim olarak gönderildim”(19) buyurmuştur. Mü’minlerin; gerek ailevî hayatlarında, gerek diğer kardeşleriyle olan münasebetlerinde, nasıl davranmaları gerektiğini Resûlullah (sav) en ince ayrıntılarına kadar izah etmiştir. Müctehid imamlar; şer’î delilleri esas alarak belli bir usûl dairesinde, mü’minlerin birbirleriyle münasebetlerinde dikkat edecekleri hususları açıklamışlardır. Şimdi bunları gündeme getirelim.